Sunday, June 24, 2012


OĞLUM KARASAKAL                                                                   Umut Özkaleli            uozkalel@gmail.com

Ben Kıbrıslıyım. Güneye geçebilenlerinden. Son zamanlarda duyduğum kadarı ile Kıbrıslı olmanın belirleyici unsuru buymuş, Güney’e geçebilenler ‘gerçek’ Kıbrıslı, geçemeyenler gerçek olmayan Kıbrıslılarmış. Üniversite sınıflarında bile burda doğup büyümüş, kendini Kıbrıslı ifade eden gençlere ‘senin annen baban Türkiyeli, o zaman sen Kıbrıslı değilsin’ diyebilen ve genci bir kimlik bunalımına düşürerek aidiyetini sorumsuzca laflarla elinden alabililen hoyart ‘hocalar’ olabiliyormuş.

Ancak benim de Kıbrıslılığım şaibeli. Kıbrıslılık diğer milliyetçilik modelleri gibi çok talepkar, çok sınırlayıcı ve de çok dışlayıcı. Milletin kadınlarının bedenlerinin millete ait olması baskısından soyutlanmış bir milliyetçilik değil Kıbrıstaki milliyetçilik de. Özellikle aşırı milliyetçi, kapalı ve muhafazakar ‘solumuzun’ içindeki çok ‘adam’a göre benim Kıbrıslılığım da kirli bir Kıbrıslılık. Evlilik bağı kurarak devletin istediği aşk modeline uymuş olmam yetmedi, bir dönem o bağı kurmuş olduğum adamın ve o evlilikten doğmuş olan çocuğumun ‘orijinal’ olmamasından dolayı özür dilemem beklendi hep. Benim yerime özür dileyenler olmadı da değil. Ne de olsa kadın bedeni milletin önde gelen adamlarının onayına tabi olmak zorundadır. Olmayınca da adamdan adama ve kadınlardan adama ataerkil yapının gerektirdiği noktalarda özürleri seyrettim hep, çokça rahatsız olarak ama ifadelendiremeden. Amerika’nın beyaz ırkçılarından farklı değiliz bu konuda, 60ların öncesinde orda da kime aşık olabileceğiniz milleti kurgulayanlarca belirleniyordu, beyazla siyahın aşkı, olmaması gereken bir aşk biçimiydi. Kimi seveceğiniz dikte ediliyordu orda da. Hala bugün varolan kadınla kadının erkekle erkeğin aşkının da kabul edilir bir biçim olmaması gibi.

Kıbrıs’ta ırkçı söylemlerin ve ötekileştirmelerin derinleşmeye  başladığını gördüğüm yıllarda daha gençtim. Yirmili yıllarımın ilk yarısındayım. Amerika’dan tatile geldiğimde Türkiyeli göçmenlerle ilgili söylenenleri duyduğumda, ‘onların kültürel olarak sorunlu olduklarını’ duyduğumda, ‘bizim insanımızın bir başka olduğunu, temiz ve iyi’ olduğunun söylendiğini duyduğumda bu yaklaşımları dehşetle karşılıyor, Amerika’da Latinolara özellikle Meksikalılara karşı geliştirilen ve ırkçılık olduğu artık kitap tanımı haline gelmiş olan söylemlerle tıpatıp örtüşmesinin verdiği panikle çevremdeki insanlara bu yaklaşımların neden sorunlu olduğunu anlatmak için çırpınırken buluyordum kendimi. Yakın ve uzak çevremdeki insanlardan aldığım klasik bir cevap vardı o dönemlerde, ‘senin eşin Türkiyeli olduğu için biraz şeysin bu konularda’. Bu şey’in ne olduğu hiçbir zaman tanımlanmadı, sadece sahip olduğum bu şeyin iyi birşey olmadığı dudakların aşağıya doğru sarkıtılmasıyla bana anlatıldı. Ama dedim ya gençtim, ‘neyim?’ diye sorup üsteleyemiyor, bir şekilde ötekileştirici, dışlayıcı ve insanlığından çıkarıcı olan bu söylemlerin yanlış olduğundan emin olsam da sesimi bulamıyordum. Daha çok, şey olmamaya ve bu insanların yaklaşımlarını anlamaya çalışıyordum.

Yıllar içerisine tanıştığım insanlar, başımdan geçen tecrübeler, okuduklarım, izlediklerim, gördüklerim sonucunda ırkçılığın temellerini, söylemlerini, kendini meşrulaştırma biçimlerini derinlemesine fark ettim. Karpazlı bir arkadaşım Kıbrıs’ta büyümüştü, Kıbrıslı hissediyordu ama ailesi Türkiye’den 1975’te geldiği için herkes ona Kıbrıslı olmadığını telkin ediyordu. Türkiye’ye yerleşti, burdan ayrıldı, bu sefer de herkes ona Türkiyeli değil Kıbrıslı olduğunu söyledi. O ‘hiçbir yere ait olamamak’ diyor buna. Bense ondan biraz daha farklı ifade ediyorum bu tanımı. Heryerli ve hiçbiryerliyiz biz, diyorum. 

Oğlumun gülen yüzüne bakıyorum. Kendini sevindiren birşey olduğunda attığı kahkahanın sesi kulaklarımda yankılanıyor her daim. Keman sesi duyduğunda dolan gözleri ve aşağı doğru büzülen dudağıyla, küçücük elini kalbine yerleştirerek ağalmaklı bir sesle bana ‘bu muzik buramı ağrıtıyor’ diyerek kemanın sesini ruhunda duyduğunu anlattığı günü hiç unutamıyorum. Feminist kalbimi kırmamak için sosyal çevresinde öğretilen tüm zıt görüşlere rağmen bana ‘kızlarla oğlanlar arasında fark yoktur biliyorum’ dediğinde hassasiyetlerime gösterdiği demokratik saygı hep gülümsetiyor beni. ‘Orijinal Kıbrıslı’ sayfalarında ari Kıbrıslılığı yerlere göklere sığdıramayan tanıdıklarım ne zaman çocuğumun yanına yaklaşsa ‘öteki’ olan çocuğumu insanlığından çıkarma kabiliyetlerinden, dışlayıcılıklarından, ‘orijinal’ Kıbrıslı bir çocuk kadar sevebilmenin kuşkulu olduğundan bahseden insanlara karşı hissettiğim tedirginliğin boyutlarını anlaybilir misiniz? Ya genlerinde ‘Kıbrıslılık’ olması hasebiyle tamam olduğunu düşünenler? Onlar da eşit derecede tedirginlik veriyorlar ve törpülüyorlar ruhumu.

Çocuk umuttur demişler. Tedirginiliğimi ortadan kaldıran gene nevi şahsına münhasır oğlum oldu. Geçen kış, bir gün parlayan gözleri ile okuldan geldi ve bana okul tiyatrosunda başrol oynayacağını söyledi. Rolünün de Korsan Blackbeard olduğunu söyledi. O an çok da büyük bir sembolik anlamı olmadı benim için.  

Rolüne çalıştığı, hep bunu düşündüğü günlerden birinde bolca Kıbrıslının olduğu bir ortama gittik. Kendisiyle sohbet edenlerle konuşurken konu kaçınılmaz olarak tiyatroya ve rolüne geldi. Birisi ona hangi rolü oynayacağını sordu. Türkçe konuşan insanların arasında olmasından olsa gerek tercüme etme gereği duydu ve ‘ben karasakalım’ dedi. Birden grupta bir sessizlik oldu ve herkes dönüp Hür’e baktı. Kırbıslılık, Türkiyelilik, Amerikalılık ekseninde sahip olduğu çok kimlikliliği ile oğluma baktım. İlk bakıcları arasında Zimbabweli bir kadın, Hintli bir adam, okul öncesinde en iyi arkadaşı siyah bir kız çocuk olan, çevresinde engellilerle büyüyen, en sevdiği insanlar arasında LGBTQ bireylerin olduğu, yanlarında oturup onlarla konuştuktan sonra çocukların işçi olmasının nasıl bitebileceğini soran bu Hür çocuğa baktım. Bu adada yetişkin olarak yaşamış ama bunca çeşitliliği sevebilmeyi hiç tecrübe etmemiş bir takım insana rağmen daha altı yaşında nasıl engin bir hürriyete sahip olduğunu fark ettim. Oğlumun bir yarısının Türkiyeli olmasının beni şey yapmadığını, şey olmamdan dolayı sevgimi ‘orijinal Kıbrıslılarla’ sınırlayacak kadar yoksun ve limitli olmadığımı gördüm. Bu bana yıllar önce atfedilen şey olma halini tanımladım bir anda: inanı insan olarak kabul etmek ve milletine bakmadan insanları değerlendirebilmekti benim şey olma halim. Bu tanımsız şeyi tanımlayamayanların neden tanımlayamadıklarını anladım ve bu şey olma halinin bir kazanım olduğunu gördüm. Kıbrıs’a döndüğümden beri de çevremde benim gibi şey olan insanlarla sarmalanmış olmanın huzurunu ve güvenini yaşadım.  

‘Karasakal’ olmasından dumura uğramış şekilde Hür’e bakan gözleri seyrederken birden bir kahkaha patlattım. Hür oğlumun sevgi dolu küçücük ellerini avuçlarıma alıp dudaklarıma götürdüm ve onun tüm pozitif enerjisini yüreğime kattım.




Tuesday, June 19, 2012


BİREY OLABİLEN HÜR ÇOCUKLARIN TOPLUMU
                                                                                                   Umut Ozkaleli    uozkalel@gmail.com

Solun nerede sınınfta kaldığını anlamaya çalışıyorum. Son üç yılda bu ülke sınıfta kalmışlığın cevabını anlamakta önemli bir labaratuvar oldu.

Solun örgütlülüğün önemini vurgularken yaşadığı derin bir ayrıştırma probleminin olduğunu ve bunun solun dinamizmini kırmakta en temel sorun olduğunu farkettim geçtiğimiz birkaç haftalık süreçte. Solun en temel vurgularından biri, örgütlenmeden sistem içerisindeki ezilenlerin sisteme karşı başkaldırma ihtimalinin olmayacağıdır. Örgütlenmek temel çıkış noktası sistemi değiştirecek şekilde güçlenmek için esastır. Bu bağlamda yeterince güçleninceye, yeterince örgütleninceye dek örgütün geçtiği süreçlerde örgütle ilgili eleştiriler hep içeride, örgütün çekirdek grubuna nakledilerek ve dışarıya sızmadan yapılmaktadır, örgütten de böyle bir beklenti vardır. Örgüttekiler için bu yaklaşım eleştiriye kapalı olmak demek değildir. Tam tersine onlar kendi kendilerini kıyasıya eleştirirler, konuşurlar. Ne de olsa diyalektik onların ideolojik formatının en temel metodolojisidir. Kendini kendi kendinle kıyasıya eleştirmek elbette gereklidir ama aynı zamanda toplum içerisindeki diğer olgulardan, oluşumlardan ve nüvelerden kopuk bir eleştiri olduğu için de kısır, kendi dilinden başka bir dille yüzleşmediği için de nispeten kolay, başka algılarla karşılıklı çekişmediği için az da olsa inkarcıdır. Kendini sadece ve sadece kendiyle besleyen bir dialektik kurma biçimidir, eğer buna diyalektik denilebilirse elbette.

Bu süreç yalnızca kendi kendiyle konuşmakla kalmamakta, bireylerin de varolan örgüt kimliğiyle tam bir bütünleşme yaşamalarına sebep olmaktadır. Maalesef örgütle bu bütünleşme hali sorunlu algılanmak yerine koltuk kabartan bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Örgütlü yapılara inan, toplumdan bireyi anlamaya bilimsel arka plan sayesinde de yatkın olan biri olarak, bu yazıda örgütlü yapıyla birey olamadan bütünleşmenin sorunlarını ele alcağım. Bir başka değişle, örgütü oluşturan bireylerin birey olma noktasını tamamlayamamasının örgütlü yapıları aslında ayağından vuran bir olgu olduğuna vurgu yapacağım.

Bireyin kendini gerçekleştirmesi, "ben"i oluşturabilmes için pek çok değişik kimliğine sarılabilmesi, kendini oluşturan pek çok kimliği özgürce, kendi tanımladığı şekilde yaşayabilmesi gerekmektedir. Bu kimliklerden bazıları bireyin gruplar/topluluklar içerisinde elde ettikleri kimliklerdir. Bu topluluklar kültürel, etnik gruplardan gelebilir. Bu kimlik oluşumunda bireyin kendini anlaması ve anlamlandırması milliyetçilik, solculuk gibi ideolojik eksende olabileceği gibi bireyin kendine has özellikeri ile de ilintili olabilir. Kimimiz için cinsiyet kimliğimizin, bedensel veya zihinsel engelliliğin önem atfetmesi ve burdan hareket eden gruplarda ifadesini bulmak önemli olabilir. Yalnızca kimlikler değil, aynı zamanda o kimliği oluşturan küçük ayrıntılar da bizi biz yapan, kimliğimizi oluşuturan önemli noktalardır. İlgi alanlarımız, yeteneklerimiz, hissedişlerimiz, tanıştığımız insanlar kimliğimizin şekillenmesinde engin bir girdi sağlamaktadır. Bu zenginliğe özellikle önem atfetmek gerekmektedir çünkü tam da bu farklı etkileşimler ve verilerden dolayı hepimizin nevi şahsına munhasır bir durumu vardır. Bu kendi kendine has olmak durumu kucaklanması ve teşvik edilmesi gereken bir durumdur. Hangi gruba üye olursak olalım o grubun mensuplarıyla tıpatıp aynı düşünmemiz, hep aynı şeylere inanmamız, hep aynı şeyleri hissetmemiz olanaklı olmamalıdır. Bu olanaksızlık gerçekten kendi birey olam durumumuzu geliştirebildiysek oluşabilecek bir durumdur. Belli bir grubun mensupları hep aynı yerlerde geziyorsa, hep aynı yayınları okuyorsa, hep aynı kitapları tartışıyorsa, hep birlikte aynı aktiviteleri yapıyorsa, orada bireysel ayrılma noktası nerede başlamaktadır? Bir ideal için birlikte çalışmak ve örgütlenmek eğer hobilerimize, bir filme yorumlarımıza, başka diğerleri için çok benzeşen kanaatlere dek aynılaşıyorsa, bireyin kendine aitliğinin başladığı yer neresidir? Sosyalleşme bizi benzeştirebilir ama aynılaştırmamalıdır. Aynılaşmak liderin küçük minyatürlerine dönme derin tehlikesini yaratmaktadır. Hiyerarşik olmadığını ne kadar söylesek de örgütlü yapılarımız içerisinde ortaya bir lider/liderlik hep çıkmaktadır. Bu lider/liderlik hep kendi adına vardır, onun/onların bireyliğini görebiliriz. Lider kendini gerçekleştirir. Ama diğerlerinin pek adını bilmeyiz, onları daha çok örgüt adıyla anmaya başlarız. Lideri bildiğimiz, gerisini de bilmediğimiz anda artık karşımızdaki örgütlü yapı, kendini gerçekleştirebilmiş insanlardan oluşan ve kendi dışındaki nüvelerden de zenginleşen insanlar yerine bir kült örgütlenmesine dönerler. Kült örgütlenmelerinde lider izlenir, sorgulamaz, sesler çıksa da hep sonunda kesişen bir yolda buluşulmak için varolan bir gizli anlaşmayla hareket edilir, o kesişme noktası da hep kült liderinin son noktasıdır.

Bir olay patlak verdiğinde, kimse liderden/liderlikten yeşil ışık yanmadan fikir beyan etmemektedir. İlk anda farklı bir kanaat geliştirdiyse bile onu göz önünde bulundurmaya ve analiz etmeye devam etmek yerine liderin etkinliği altında kendini gerçekleştiremeyen birey "ben bu açısını fark etmemiştim, çok doğru" diyerek alternatif algısını bir saniyede kapatabilmekte, kısa sürede ilk perspektifini hiç olmamış varsayabilmektedir.  Öte yandan lider pek nadir duyduğu farklı perspektifle rota değiştirmektedir. İşte bu kendini gerçekleştirememe ve kült liderini takip etme hali de başka herşeyi sorgulama ama içinde olduğu yapıyı sorgulamamayı getirmektedir.

Ancak bundan öteye problemler de vardır. Kendini gerçekleştirememiş birey, örgütlü yapı harekete geçmezse bireylerin yetilerini (agency) kullanarak örgütlü yapılar ve kurumlar üzerinde baskı unsuru olabileceğini ve değişim kıvılcımlarını ateşleyebileceğini görememektedir. Birey olma duygusunun güçlendirildiği ülkelerde kanunların, düzenlemelerin ve uygulamaların önemli bir kısmının bireylerin ele aldıkları inisiyatiflerle başladığını ve oradan, dayanışmayla kolektif hareketlenmeye dönüştüğünü görmek istemiyoruz. Tam tersine buralarda yetili birey olmak örgütlü yapılara karşı en büyük darbe olarak algılanıyor. Biz kendi örgütlerimizin bizi hep "ileride bir gün güçlenince yapacaklarımız" konusunda ikna edişini tecrübe ediyoruz. Ancak o gün bir türlü gelmezken, örgütlerden doğru bir adıma destek vermek ya da o adımı atmak için olur kararı çıkmadığında da pasif ve etkisiz bir şekilde köşemizde bekleyebilmekte, bunun adını da "örgütlü yapılar olmazsa bireysel çabalar köklü sonuç üretmez" koyabilmekteyiz. Örgütlerin kendi kendini besleyen mekanizmalara dönüşebildiği gerçeği ile yüzleşmedikçe de bu örgütlü yapıları dinamizme teşvik eden bireyliği gerçekleşmiş yetili insanlar olmak yerine herşeyi kökten değiştirecek bir sonu gelmez bekleyişle tatmin olabilmekteyiz. Bu ülkede özlenen ve beklenen o köklü değişimin adı değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır: işgalin sonu, federal çözüm, Kıbrıs Cumhuriyetine geri dönüş, AB'ye girmek, Türkiye'ye resmen entegre olmak, gerçek meselelere kendimizi kapatarak toparlanmak. Bunların gerçekleşmesi noktasında ise hiçbirinde temel aktör aslında bu toplum ve bu tolumun bireyleri değildir. İşgalin sonu için açtığımız isyan bayraklarındaki haykırışlarımız haklı da olsa bu sonu Türkiye'den talep etmekteyiz. İstiyoruz. İstememiz de yetmelidir. İşgale son ver dediğimizde oradaki özne yine Türkiye'dir. Bizi AB'ye alsınlar dediğimizde özne gene alacak olanlar, kararı verecek olanlardır. Rumların federal çözüme hazır olmasını beklerken de özne olan Rumlardır sadece.

Memleketin ambulansının kapısı açılıp sedye içinden düştüğünde bu bir işgal sorunudur, bunu Türkiye yaptı diyenleri duymanız o sebeple çok da garip değildir. Ambulanslarımızın kapısının yolda giderken açılmamasını sağlamak bu çarpıklıklar içerisinde bizim için hiç önemli değildir. Bireyler ya da küçük örgütlenmeler sistemle kavga ettiklerinde bu öğretimizin dışında olduğu için onu illa ki kişisel sorun görmek zorundayız. Önemli bir sistem sorununa parmak bastığınızda bu inanılan örgütlü yapıların dışında yapılabildiyse ve dahası inanılan örgütlü yapılar buna sessiz kaldıysa siz çok da çok "buz dağının görünen kısmında" kendinizi kandırıyor muamelesi görürsünüz ama o örgütlerin neden ses çıkarmadıklarını sorgulamak için o beyinler hiç çaba sarfetmezler. Çaba, size onların inandıkları örgütte olmadığınız için önemsiz olduğunuzu hissettirmekten ibaret kalır. Size önemsiz olduğunuzu hissettirme çabasının etkin olacağına inananlar yine birey olamamış ve örgütlü yapıların içindeki hantallaşmayı ve çıkar zümrelerini göremeyen, örgütlerinden değer gelmezse kendi değerini bilmeyenlerdir. Bireyler olabildiğimiz gün, bir toplum da olabilecegiz. Bunu küçük bir örnekle tamamlayabiliriz. Altı yaşında bir çocuk arastada yürürken başka diğerlerinin attığı şişe ve kağıtları yerden toplarken, başkalarının çöpünü toplamak zorunda kalmanın ne kadar utanç verici olduğundan bahseder ve yoluna çıkan çöpleri yakınındaki çöp kutusuna atar. Bu altı yaşındaki çocuğun yaptığını yapmadan o anda ve o andan sonar aylarca bu ‘sistemsiz ülkede insanların çöp atma kültürünü nasıl geliştireceğini, ne tip bir örgütlü oluşumla, kimler attığında gürültü koparmak gerektiğini’ konuşan insanların karşısında bu altı yaşında inisiyatif alan, yeti gösterebilen çocuk, içinde yaşamak istediği sistemi yaratacak şekilde hareket etmekle aslında o sistemi kurguladığını pek çok yetişkinden daha iyi bilir. Birey olmak sizi hür yapar, hür olmak size kendinizi gerçekleştirme fırsatı sunar, kendinizi gerçekleştirmeniz, arzu ettiğiniz sistemleri yalnızca dilemeyi değil gerçekleştirmek için değişimin aktörü olmayı telkin eder ve size başarının rotasını çizer. Hepimiz herşeyden önce hür çocuklar olma adımını atabiliriz.

Thursday, June 14, 2012

KIBRIS'TA ETİK ÜZERİNE 
                                                                                               Umut Ozkaleli uozkalel@gmail.com
Çocuk hakları, kadın hakları, tutuklu hakları gibi spesifik noktalardan bakmamız ve farklı grupların hakları üzerinden politika yapmamız yeterli olmuyor. Her konuda karşımıza çıkan bir yeni sorun, ele alma noktamızı değiştirmemiz gerektiğine işaret ediyor. Ortaya çıkan en büyük sorun toplumsal yapımızın içinde bireylerin kendilerini ve toplumsal örgüyü etik prensipler çerçevesinden değerlendirmemesidir.

Felsefe tartışmayan ve etik olmak konusunu irdelemeyen bir toplumun genel yapısının içinde, politikacıdan entellektüele, marksisten ülkücüye herkes kendi duruşu ve ideolojisi ekseninde etik olarak sorgulanacak yaklaşımlar izleyebilmektedir. Burada etikten kastımın bir grup ya da örgütlenme tarafından belirlenmiş sıkı ahlakçı ve tek doğrucu zihniyetleri ifade etmediğimi belirtmem gerekiyor. Tam da tersi bir noktadan bizde varolan örgütlü yapıların sıkı bir ahlakçılık noktasından hareket etmesini eleştirmekteyim. Bu ahlakçılık yozlaşmayı, çarpıklaşmayı ve atanmış ya da süreç içerisinde ortaya çıkan liderleri içine almayan, bu tanımlanmış liderleri kasamayan ve onları bu sıkı ahlak noktasında sorgulatmayacak  kadar ulvileştiren bir yapı yaratmaktadır. Gerek örgütlü yapıların içinde, gerek bireysel düzeyde alanın ‘bilirkişisi’ olma noktasında, bireylerin kendilerini de içine alan bir yaklaşımla etik olmak konusunda hareket etmemesi sorunlarımızın en temel başlangıç noktasıdır. Kendini ‘bilirkişi’ ilan eden, her türlü prensibi çiğnemesinin hak olduğunu düşünmeye başlıyor.

Muhalif partilerimizin yöneticileri kendileri muhalefetteyken yolsuzlukları, bireysel çıkar ve kazanımların politikayı yönlendirdiğini konuşurken, kendileri iktidar olduklarında aynı noktadan hareket etmeleri bu etik eksikliğin örneğidir. Sendikal hareketlerin bir kısmının demokratik ifade özgürlüğünün olmadığından, devlet baskısından yakınırken, kendilerine yapılan eleştirileri duyarkenden kendi alanlarında konuşulma özgürlüğünü engellemeye çalışmaları, algılarını kapamaları ve eleştirileri bastırmaları da buna örnektir. Siyasi partilerin içindeki insanların yönetimlerindeki yanlışlıkları görmesine rağmen ‘kol kırılır yen içinde kalır’ yaklaşımlarıyla yolsuzluklara cesurca bir politik duruş sergilenmemesine sessiz kalmaları da buna örnektir. Savcılık ve avukatlık yapmış, demokratik hukuk devleti ilkesinden yaşamını kazanmış bireylerin topluma ‘biz çocuk katillerini savunmayız’ diye hukukun en temel ilkelerini bile çiğnemeyi telkin etmesi de etik bir boşluğun örneğidir. Tutuklu hakları üzerinde konuşan, insan hakları savunucusu bir sürü hukukçunun arasından bir tanesinin bile topluma ‘demokratik bir hukuk devletinde çocuk katillerinin bile savunulmaya hakkı vardır’ demesi ama fiiliyatta bu adımı atacak bir konuma kendini koymamasında da bu etik boşluk kendini ortaya çıkarmaktadır.
Toplumun öncü gücü olarak kendini kendi tanımıyla entellektüel ve aydın görenlerin intihal (başkasının fikrini çalarak kendine ait gibi kullanmak) yapması ya da yapanlarla derdi olmaması da bu etik sorunun bir parçasıdır. Kendine çocuk hakkı savunucusu deyip çocukların kendi görünürlüğüne hizmet etmesi ihtirasıyla gazetelere götürenlerin, resimlerini çekip deşifre edenlerin de aynı etik sorunu vardır. Olmadıkları uzmanlıklara sahip olduklarını söyleyen, sahip olmadıkları diplomaları varmış gibi gösteren ve onların bu durumunu kendi çıkarı için kullanmak üzere bu sahtekarlara yol açanlarda da vardır aynı etik sorun. Kendini tanımadan hakkında hüküm verenlere isyan ederken, başkasının doldurması ve gaz vermesiyle başka diğerleri hakkında hükme varıp, yazmak, konuşmak, harekete geçmekte sorun görmeyenlerde de aynı etik sorun vardır.
‘Hiyerarşi yoktur’ dense de sadece birkaç kişinin adının öne çıktığı, bu öne çıkan insanlar kendini gerçekleştirirken, diğerlerinin bireysel kimliklerinin ve kendini gerçekleştirmelerinin önünde durmalarında da aynı etik sorunu vardır. Sıkı ahlakçı örgütlenmelerin içinde bir davranışı kamusal alanda utanç mekanizması kullanılarak yanlışlayan, ardından hiyerarşik ve lidersiz olduğu söylenen bu yapılarda lider aynı hareketi yaptığında aynı standartlarla utandırılmadığında da aynı etik sorun vardır, grup üyeleri aynı standardı beklemediklerinde de aynı etik sorun devam etmektedir.
Çocuğuna içki içren babayı suçlu ve sorumlu göreceğimiz bir hukusal zemin yarattıktan sonra, olayın devlet mekanizaması içinde örtbas edilmesi de aynı etik sorun temelinden karşımıza çıkmaktadır. Düşünürüm, irdelerim, sorgularım deyenlerin ‘liderini takip et’ hali de aynı etik eksende sorunludur. Sağcıların sorgulamadan lideri takip ettiğini söylemek, ardından da örgütlü yapının gücünü zedelememek adına demokratik eleştiri mekanizmalarını kısıtlayan solcularda da aynı etik sorun vardır. Başka birisinin çocuğu bizim çocuğumuza zarar verse, ailesi tarafından cezalandırılması gerektiğini düşünürken, kendi çocuğumuzun yaptığı hatanın sonuçları ile yaşaması ve elinden ayrıcalıklarının alınması noktasında hareket etmediğimizde de bu etik sorun içindeyiz.
Kendi iş yerlerimizde patorna yaranmak için başkalarının hakkını savunmayıp sessiz kaldığımızda, ya da sistemin içinde bu insanların hakları verilmeden devam etmesine aracı olduğumuzda da bu etik sorundan muzdaribiz. Devletteki çalışanların haklarını savunurken, ‘içinde yaşadığımız koşullara göre eylemlilik belirlemek zorundayız, bu koşullarda da özel sektör zaten hakları tanımlanmamış bir gruptur’ dediğimizde de aynı etik sorundan hareket etmekteyiz. Özel sektör çalışırken 1 Mayıs kutlamak ve kendimizi çok sistem dışı görüp iyi hissetmek, ırkçılık yaptığımız işçilerin kaldırımlardan bizi seyrettiği bir ortamda sisteme karşı olduğumuzu düşünmek de bu etik sorunun bir parçasıdır. 1 Mayısı da sadece kendi haklarımızı bağırmak için kullanılacak bir araç gördüğümüzü söylemek yerine ‘dayanıştığımızı’ düşünmek de etik bir boşluğun üzerinde yükselmektedir.
Eşcinsel, zengin ve politik olarak güçlü birinin haklarını savunmak için başkasının hakkını görmezden gelebilirim demek de aynı etik dışı yaklaşımda temellenmektedir. ‘Suçsuzluğu kanıtlanıncaya dek herkes masumdur’ yaklaşımını zengin güçlü insanları savunurken söylemek ama alt sınıftan ve ötekileştirdiğimiz gruptan gelen için mahkeme önünde bu talebi yapmak için dizilmediğimizde ya da televizyon ekranlarından bunun propagandasını yapmadan sessiz durduğumuzda da aynı etik boşluktan muzdaribiz. ‘Beni ötekileştirdiler, haklarımı elimden aldılar o yüzden benim de ötekileştirmek hakkım vardır’ demek de aynı etik sormsuzluğun temelinde hayat bulmaktadır. ‘Polis bu ülkede cop kullanırsa kendisine de halkın taş atabileceğini görecek’ deme pişkinliği ya da ‘memleket haklar sağlanıncaya dek gerekirse yansın’ derken kendi çocuğunu güvenli evinde büyütmek de aynı etik sorundan hareketle fütursuzca ortaya atılabilmektedir.
Başkalarının sırtına basarak özel mülk sahibi olanların özel mülkle sorunları olduğunu söylemeleri, ya da biz sömürü sistemlerinden beslenmiyoruz demeleri de aynı etik problemlerle yüzleşmektedir. Kendi pahalı evlerde oturup pahalı arabalarda gezerken çalışanlarını ödemeyen ya da çalışanlarının sigortasını çalanlarda da aynı etik sorun vardır. Kıbrıslıların hakları yeniyor diye naralar atanların evlerinde altı yüz liraya insan çalıştırmaları da aynı etik sorunun parçasıdır. İnsanların daha iyiye gitmesi ve iyi yaşaması ilkelerinden hareket etmesi gereken, insana dönük mesleklerdekilerin, kendi istedikleri şekilde davranmayanlara tecavüz edilmesi fantazisiyle yaşaması da aynı etik sorunun parçasıdır. Kendi bir kurumsal yapının başına geçme hayalindeyken, bir başkasına bunun verilmesinden sonra o kurumun potansiyel yararını külliyen inkar etmek de o etik sorunun bir parçasıdır. İşini, çıkarını kollamasına yardım edeceği noktasında medet umarken sağa göz kırpan, beklentisi olmadığında da saldırganlaşan ve solculuk kulvarından koşarmış gibi yapanların da aynı etik sorunu vardır.

Kuzeyde kurduğumuz sistem ‘üzerinde hemfikir olduğumuz prensipler dışında hareket eden herkesin sorumlu olduğu’ bir yaklaşım yerine ‘keyfi şekilde bu prensipleri karşıt gördüklerimize karşı kullanma’ noktasından çıkış alan bir sistemdir. ‘Benim dışımdaki herkes’ için uygulanmasını istediğimiz bir sistem yaratmış olmanın acısını da her alanda her gün yaşamaktayız. Bu ülkede herkes birilerinin tanıdığı, herkes birilerinin akrabası, herkes birilerinin arkadaşıdır. O yüzden de herkes birbirini haksız yere savunmakta, kollamakta ve korumaktadır. Yetki verdiğimiz bireylerin bu yetki ekseninde sorumlu da tutulmasını talep etmek mümkündür.  Biraz analitik düşünme, biraz cesaret biraz da kısa dönem çıkarcılık ekseninde düşünülmeden hareket etmekle başlamamız gerekmektedir. Eşitliği yalnız kazanılan paraya ve ekonomik gelire indirgemediğimizde, çok yönlü kimliklerden yaşanan mağduriyetleri irdelediğimizde, kurallarımızın eşit şekilde herkese uygulanması gerektiğini fark ettiğimizde, hiçbir bireyi yüceltmediğimizde ve en sevdiğimiz, en saydığımız insanları ve liderleri de sorguladığımızda, grup tarafından verilen kalıplaşmış argümanları bizim bireysel arümanlarımız diye sunmaktan vazgeçip kendi kelimelerimizle eleştirel olmayı seçtiğimizde mevcut sistemdeki pek çok sorunumuz da çözümlenecektir.

Monday, May 28, 2012

Kürtaj: Toplumun Bedenim Üstündeki Egemenliği


Omur Yilmaz - omury.cy@gmail.com

Bir iki haftadır bilgisayarımda açık duruyor “Toplumun Bedenim Üstündeki Egemenliği” başlıklı yarım kalmış bir yazı. Özelimi paylaşarak mı yoksa kendime dokundurmadan mı yazsam ikilemini kendi içimde çözmeye çalışırken, Erdoğan’ın “kürtaj cinayettir” yorumunu yapması ve bu konunun tartışılmaya başlanması üzerine artık oturup yazmam şart oldu.
“Özel olan politiktir,” feminizmin en yaygın sloganlarından biridir. Bu duruşun feminist yorum ve uygumalarda çeşitli önemli sonuçları vardır. Erkek egemen sistemin ikili ilişkileri ve aile ilişkilerini “özel” olarak niteleyip, toplumsal meselelerin ve devlet sorumluluğunun dışında bırakmasına bir karşı duruştur öncelikle. Örneğin, aile içinde ve eşler arasında yaşanan şiddetin “özel” bir mesele olmadığını, kaynağının erkeğin kadın üzerinde iktidarını öngören ve meşrulaştıran cinsiyetçi sistem olduğunu, toplumun ve devletin kadın ve çocukların aile içinde yaşadıkları şiddete müdahale etmekle yükümlü olduğunu vurgular. Bu yaklaşım kadına, yaşadığı şiddetin kendinden kaynaklanmadığını, utanılacak birşey olmadığını, her kadının farklı şekil ve boyutlarda bu şiddeti yaşadığını, özgürleşme ve eşitliğin dayanışma ve politik bir mücadeleyle, sistemin değişmesiyle geleceğini söyler.
Buna bağlı olarak, kadınların güçlenmesi ve şiddetle mücadele etmek için yapılan feminist alan çalışmalarında “kurtulmuş” kadın-“mağdur” kadın ayrımının yapılamayacağı esas alınır. Cinsiyetçi sistem var oldukça, her kadın, toplumun “erkeklik” kalıplarına uymayan her erkek ve iki-cinsiyet şablonuna uymayan her birey farklı şekil ve boyutlarda şiddet ve ayrımcılık yaşayacaktır. Bu yüzden feminist aktivistler İngilizce’de “victim” (mağdur veya kurban) kelimesi yerine, “survivor” (ayakta kalan, hayatta kalan) kelimesini kullanırlar. Bu sistem içinde ayakta durmayı, yaşayabilmeyi, kendini bir şekilde var edebilmeyi başaran herkes “survivor”dur. Her “survivor”ın diğerlerinden öğrenecek birşeyi vardır ve ancak herkes kendi yaşadığı şiddet ve ayrımcılıkla yüzleştikçe, paylaştıkça ve bu farkındalıkla dayanışma ağları kurdukça değişecektir sistem. Dilin, olayları ve kişileri hangi kelimelerle tanımladığımızın çok büyük etkisi vardır geliştirdiğimiz mücadelelerin şekillenmesinde. “Survivor” kavramını türkçeleştirip yaygınlaştıramamış olmanın da etkisiyle, kendisini “kurtulmuş” varsayıp, başkalarına “kurtarıcılık” yaptığını zanneden ve böylece hiyerarşi ve baskıya dayalı ilişki şekillerini yeniden yaratan “feminist”ler hala çoğunluktadır maalesef bu coğrafyada.
Bundan birkaç ay önce kadına yönelik şiddetin tartışılacağı bir televizyon programına katılmıştım. 5 dakikalık program arasında, program konuklarından biri olan ve o dönemde Kıbrıs’ın kuzeyinde var olan tek sığınma evinin yöneticiliğini yapan bir kadın, sığınma evinde kalan bir genç kadın hakkında yakınmaya başladı. Aile baskısı ve şiddetinden kaçan hamile, bekar bir genç kadın. “Her gün saatlerce oturup anlatıyorum ona neden kürtaj olması lazım, sonra ‘tamam mı?’ diyorum, yine ille de doğuracağım diyor. Nasıl doğuracak? Ne yapacak? Çok zaman kalmadı, lazım ikna edelim” gibi bir konuşma yapıyor. Kendini “kurtulmuş” zannedip bu “zavallı” kızı kendi doğruları çerçevesinde “kurtarma” rolünü üstlenmiş. Ben daha bu duyduklarımın şoku içindeyken, yine program katılımcısı olan genç psikiyatrist bir kadın “Ben geleyim konuşayım, ikna ederim onu!” diye atlıyor konuşmaya. Normalde gördüğüm yanlışlık ve haksızlıklar karşısında kendimi zorlasam da sessiz kalmayı beceremem. Duyduklarım karşısında, 2007 yılından beri feminist ilkeler çerçevesinde alanda, yaşadığı şiddeti fark edip bununla mücadele edebilmek için destek talep eden kadınlarla çalışan biri olarak neye uğradığımı şaşırdım. Yargılamamak, “kurtarıcı” rolüne girmemek ve reçete vermemek bu alandaki çalışmaların önde gelen prensiplerini oluşturur. Duyduklarıma inanamadım. Nerden başlasam, ne desem bilemedim. İlgili kurumun sığınma evi ve kadına yönelik şiddet konusunda yaptığı çalışmalara gönüllü destek olabileceğimi, tecrübelerimi paylaşabileceğimi söylemiştim daha önce ama hiçbir zaman böyle bir talep gelmedi. O gün sessiz kalmasaydım birşey değişir miydi? Bir farkındalık yaratabilir miydim? Emin değilim… Yine de sonradan çok sorguladım, çok suçladım kendimi. Kim bilir neler yaşanıyor mesai saatleri sonrası kadınların kilitlenip hapsedildiğini duyduğumuz bu “sığınma evi”nde?
“Özel olan politiktir” söyleminin bir uzantısı da feminist araştırma ve bilgi üretiminde bireylerin, özellikle de geleneksel resmi söylemlerde ve tarihte sesleri hiç duyulmayan kadınların “özel” deneyimlerinin önemli bir yeri olmasıdır. Toplumun “özel” olarak belirlediği alanlarda yaşadığımız birçok sorununun kökünde nasıl toplumsal değerler ve düzenlemeler yatıyorsa, politik değişim (yani bu değerlerin ve düzenin değişimi) de ancak bu “özel” alanlarda yaşanan baskının, şiddetin, hak ihlallerinin ve bunların altında yatan sistemik etkenlerin ortaya konmasıyla mümkün olacaktır.
Bu yüzden de kürtaj konusunu irdelemeye kendi “özel”imden başlıyorum, hem toplumsal değişim hem bireysel yüzleşme ve iyileşme için… Bedenimin benim olduğu bilincini ve bedenimle barışık olmayı hep teşvik eden bir aile ortamında büyümeme rağmen, toplumun bedenim üzerinde kurmaya çalıştığı egemenliğin etkilerini hissettim hep. Hatta belki de bu ikisinin çözümsüz çelişkisi yatıyordu “özel” hayatımda yaşadığım gel-gitlerde. 20’li yaşlarda uzun bir birlikteliğin ardından toplumun “artık evlenmelisin” baskısından etkilenip bir evlilik yaptım, benim için doğru bir adım olmadığını bile bile. Sonrasında “evlendim ama çocuk yapmayacağım, ben biyolojik olarak anne olmak istemiyorum” diyerek direnmeye çalıştım toplumun “özel”im ve bedenim üzerinde kurmaya çalıştığı iktidara karşı. O zamanlar en azından bilinçli olarak feminist bir gözle bakmıyordum dünyaya. Baksaydım da birşey değişir miydi bilmiyorum.
Yıllar sonra cinsiyetçi sistemin ve bunu içselleştirmiş toplumun bedenim üzerinde kurmaya çalıştığı tahakküm tam zıt bir şekilde gösterdi kendini. Bu defa doğurmaya değil, doğurmamaya zorlayarak…
Dünyada 1960’lı yıllarda başlayıp 1970’lerin sonlarına kadar devam eden İkinci Dalga Feminizm’in en önemli kazanımlarından biri üreme hakları ve cinsel haklar alanında oldu. Kadının ne zaman ve kaç tane çocuk doğuracağı onun kararı olmalıydı. Mücadele daha çok kürtaj hakkı üzerinden yürütüldü. 19. Yüzyıl’da gelişmekte olan birçok ülkede kürtaj yasaklanırken, 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında Amerika ve Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınlar bedenleri üzerindeki bu hakkı geri aldılar. Türkiye’de 1965 yılında çıkan bir yasayla kadınlara sadece tıbbi zorunluluk hallerinde kürtaj hakkı tanınırken, 1983 yılında hamileliğin ilk 10 haftasında herhangi bir tıbbi gerekçe olmadan kürtaj hakkı geri verildi. Kıbrıs’ın kuzeyinde şu anda var olan düzenleme de bunun gibidir. Kıbrıs’ın güneyinde ise 1974 yılına kadar kürtaj tamamen yasakken, savaş döneminde yaşanan tecavüzlerden dolayı yasa değiştirilmiş, ancak sadece tecavüz gibi durumlarda ve tıbbi zorunluluk hallerinde kürtaja yasal olarak izin verilmiştir.
Kadının herhangi bir tıbbi zorunluluk veya tecavüz gibi bir durum olmaksızın kendi talebi üzerine kürtaj olabilme hakkının gerekliliği tartışılmazdır. Bu, kadının kendi bedeni üzerindeki egemenliğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak, cinsiyetçi sistemin ve değerlerin hayatın her alanını yönlendirmeye devam ettiği bir toplumda kürtaj hakkı ne demektir? Kürtaj hakkı kendi başına kadının bedeni üzerinde hak sahibi olduğunun göstergesi olabilir mi?
Lise çağında bir genç kız düşünelim. Evli değil, ortaokul-lise çağında, henüz 18 değil. Ebeveynlerinin “rızası” yasal olarak kürtaj için yeterlidir. Farz edelim bebeğini aldırmak istemiyor, bu toplumda böyle bir seçeneği var mı? Ebeveynlerini de razı etti diyelim, bu toplumda “babasız” bir çocuğa ve “kocasız” bir anneye yer var mı? Farz edelim “baba” da çocuğu istedi, evlendiler. Yasalarımız nişanlı veya nikahlı bireylerin okula devam etmesine izin vermiyor. Çocuğu doğurmak istiyorsa ve ailesini buna ikna edebilirse, eğitim hakkından ve bunun ilerde getireceği tüm hak ve özgürlüklerden vazgeçmesi gerekecek.
Bir de 30’lu yaşlarında ekonomik özgürlüğünü kazanmış, kendi ayakları üzerinde durabilen, kadın ve çocuk hakları alanında çalışan, feminist bir kadın düşünelim. Ben… Bir yıldan fazla süren, karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı olduğunu düşündüğüm bir birlikteliğin medeni bir şekilde sonlanmasından birkaç gün sonra hamile olduğumu öğrendim. Toplumun bazı cinsiyetçi kurallarını yıkmayı becerip, bir evi ve hayatımın birçok alanını paylaştığım bir ilişkiydi. Birkaç gün kendi içimde muhakeme yapıp anne olmak istediğime, hamileliği devam ettirmeye ve bu çocuğu gerekirse tek ebeveynli doğurmaya karar verdikten sonra durumu eski partnerimle paylaştım. Tepki “tabii ki kürtaj”dı. Zaten “ortada daha çocuk mocuk yok”tu… Ben, toplumdan gelecek tüm sorgulamaları, yargılamaları göğüsleyip doğurabilirdim bu çocuğu. Hatta sırf savunduğum feminist ilkelerin örneği olsun diye bile yapabilirdim. Ama bu toplumda “baba”nın ismi dahil hiçbir sorumluluk ve bağ kabul etmediği bir çocuk nelerle mücadele etmek zorunda kalacaktı? Neticede, bir hafta boyunca o güne dek hiç yaşamadığım boyutlarda duygusal ve psikolojik şiddete de maruz kaldıktan sonra, 9 ay sonra dünyaya gelecek çocuk için en doğrusunun hamileliği sonlandırmak olduğuna karar verdim. Kürtaj partnerim için çok kolay bir çıkış yolu, benim için ise yarası derin bir şiddet oldu.
Kürtaj tabii ki kadın haklarının, kadının doğurganlığı ve kendi bedeni üstünde söz hakkı olmasının vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak cinsiyetçi sistemin egemen olduğu bir toplumda, kürtajın bu amaca ne kadar hizmet ettiği de tartışılmalıdır. Sadece kürtaj hakkı için değil, kadının ne zaman hamile kalacağı, ne zaman doğuracağı üstünde gerçek anlamda söz sahibi olabilmesi için gerekli tüm şartların gerçekleşmesi için verilmelidir mücadele. Ve bu mücadele, cinsiyetçi sistem devam ettikçe hiçbirimizin “kurtulmuş” olmadığını fark ederek güçlenecektir ancak.
Yasaların hala daha tacizi ve tecavüzü kadın bedenine karşı bir saldırı değil, toplum “ahlak”ına aykırı bir suç olarak tanımladığı bir toplumda yaşıyoruz. Kadınların her gece yatak odalarında, sokakta, savaşta yaşadıkları tecavüzlerin gizli kaldığı bir toplumda. Evlenmeden çocuk doğurmayı bırakın, boşanmış annelerin bile dışlandığı, yargılandığı bir toplumda yaşıyoruz. Babası “belli olmayan” bir çocuğun isim takılıp yargılandığı, dışlandığı bir toplumda…
Keşke kürtaj hakkını tanımakla bitseydi kadının bedeni üzerindeki şiddet, erkeğin ve toplumun kadın bedeni üstündeki egemenliği. Kadına yönelik ayrımcılık ve şiddeti barındırmadığını, modern ve ilerici olduğunu iddia eden bu toplumun daha gidecek çook yolu var.

   



Tuesday, May 22, 2012

Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Yasa Önerisi İle İlgili Görüş


Toplumsal Cinsiyet ve Azınlıklar Enstitüsü

21.05.2012

Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin ve Cinsel İstismarın Önlenmesi
Yasa Önerisi İle İlgili Görüş ve Öneriler


2. Madde
Önerilen Değişiklik: “Çocuk” 18 yaşın altındaki kişileri anlatır. Bu yasada belirtilen şiddet, cinsel sömürü ve istismar davranışları 18 yaş altındaki tüm kız ve oğlan çocukları kapsar.
Gerekçe: Yasada referans edilen Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’nde Madde 18(1)(a)’ya göre cinsel istismar “ulusal hukukun ilgili hükümlerine göre yasal olarak cinsel erginlik yaşına gelmemiş olan bir çocukla cinsel faaliyetlerde bulunmak” olarak tanımlanır. KKTC Ceza Yasası’nda oğlan çocuklar için cinsel erginlik yaşı belirtilmediği için, yasaya bu ibarenin yerleştirilmemesi durumunda oğlan çocukların cinsel sömürü ve istismara karşı korunması bu yasanın da kapsamı dışında kalacaktır.

2. Madde
Önerilen Değişiklik (eklenecek metin): Çocuklara yönelik şiddet ayrıca çocuklara yönelik ihmali içerir. İhmal, ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı maddi ve manevi sorumluluklarını ağır biçimde savsaklaması olarak anlaşılır
Gerkeçe: İmzalanan uluslararası sözleşmeler uyarınca, yasanın tümünde çocuklara yönelik şiddetin ihmali de kapsaması gereklidir.

5. Madde
Önerilen Değişiklik: (2) Bu yasa kapsamındaki, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismara karşı verilecek destek ve hizmetlerin sunumunda, temel insan haklarına ve çocuk haklarına dayalı, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı, sosyal devlet ilkesine uygun, adil, etkili ve süratli bir yöntem izlenir.  Hekimler, hemşireler, psikologlar, psikolojik danışman ve rehberler, öğretmenler, polisler gibi ama bunlarla sınırlı olmayacak şekilde bireylerle direk temas halinde olan bütün meslek gruplarından kişilerin, görev alanlarına dahil kısımları içerecek şekilde Bakanlık tarafından onaylanan hizmet içi eğitimden geçmeleri ve sertifika almaları yasal zorunluluktur. Bu eğitim programlarını ve sertifikaları sunan kurumların bu yasada belirlenen ilkeler çerçevesinde uygunlukları yılda bir kez olmak üzere Bakanlık tarafından denetlenip onaylanır.
Gerekçe: “Eğitim verilir” ibaresi kesin bir zorunluluk getirmemekte, keyfi duyulmaktadır. Bu alışma özel bir eğitim ve farkındalık gerektirir. Şiddetin ve istismarın tespit edilebilmesi, siddet yaşayan bireylere sunulacak desteğin faydalı olması ve etkilerinin sürekliliğinin sağlanabilmesi için çalışanların bu farkındalık ve eğitim çalışmasından geçmesi şarttır. Para veya farklı bir menfaat için gerekli eğitim alınmadan sertifikaların verilmesinin önüne geçmek için düzenli denetim şarttır.

6. Madde
Önerilen Değişiklik: Bu Yasa kapsamında verilen hizmet, ülke çapında eşit ve dengeli sunulur. Hizmetin kırsal kesimlerde de erişilebilir olması için özel çaba gösterilir.
Gerekçe: Mevcut durumda kırsal bölgeler ihmal edilmektedir. Her kazada sadece bir Birim’in bulunması durumunda kırsal bölgelerde yaşayan bireylerin hizmetlere erişimi zorlaşacaktır. Böylece kırsal bölgelere erişim için özel bir çaba gösterilmelidir.

7. Madde
Önerilen Değişiklik: Şiddeti ve Çocuk İstismarını Önleme Birimlerinde görev yapacak personel sayısı Bakanlık tararfından ihtiyaca göre belirlenir ve her birimde mutlaka psikolog, sosyolog, hukukçu, doktor, sosyal hizmet uzmanı ve sekreter olacak şekilde istihdam yapılır. Birimlerde koordinasyon görevini yapacak uzmanın psikolog, sosyolog veya sosyal hizmet uzmanı olması, koordinatörün geldiği uzmanlık alanından en az bir personel daha bulunması sağlanır. Ayrıca her birimde sürekli bulunmak üzere en az iki polis mensubu görevlendirilir.
Gerekçe: Şu anda Çağlayan Çocuk Yuvası’nın durumunda görüldüğü gibi, personel eksikliğinden dolayı sosyal hizmet uzmanı personelin yöneticilik görevini üstlenmek durumunda kalması, bu uzmanın kendi hizmet alanına yoğunlaşmasına engel olmaktadır.

7. Madde
Önerilen Değişiklik: Şiddeti ve Çocuk İstismarını Önleme Birimlerinde görev yapacak personel sayısı Bakanlık tararfından ihtiyaca göre belirlenir ve her birimde mutlaka psikolog, sosyolog, hukukçu, doktor, sosyal hizmet uzmanı ve sekreter olacak şekilde istihdam yapılır. Ayrıca her birimde sürekli bulunmak üzere en az iki polis mensubu görevlendirilir. Bu birimlerde görev yapacak personel çalışmaya başlamadan önce kadın ve çocuğa yönelik şiddet ve cinsel istismar konusunda bilgi sahibi ve tecrübeli uzmanlar tarafından mesleki eğitimden geçirilir.
Gerekçe: Bu konuda insan ve çocuk haklarını gözeterek ve şiddet döngüsünü kırmak için gerekli olan güçlenmeyi sağlayacak şekilde çalışmak özel bir eğitim ve farkındalık gerektirir. Şiddet yaşayan bireylere sunulacak desteğin faydalı olması ve etkilerinin sürekliliğinin sağlanabilmesi için çalışanların bu farkındalık ve eğitim çalışmasından geçmesi şarttır.

8. Madde
Önerilen Değişiklik: (D) Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismar konularında faaliyet gösteren sivil toplum örgütü temsilcilerinin de yer alacağı bir Şiddet İzleme Komitesi kurmak. Bu Komite altı ayda bir, tedbirlerin uygulanmasının sonuçları ve ilgililer üzerindeki etkilerine dair rapor hazırlayarak Bakanlığa sunar.
Gerekçe: Şiddet İzleme Birimi örnekleri birçok Avrupa ülkesinde mevcuttur, Avrupa Kadın Lobisi tarafından da teşvik edilmektedir. Türkiye’deki örnek başarılı bir modeldir.

8. Madde
Önerilen Değişiklik (eklenecek metinler): (1) (E) Gerekli durumlarda şiddet mağduru kişilerin yerleştirilebilecekleri uygun sığınma evi veya yurdun var olmaması durumunda, ihtiyaca uygun bir sığınma evi veya yurt kurar.
(1) (F) Üç ayda bir, gerekli durumlarda şiddet mağduru kişilerin yerleştirilecekleri sığınma evi, yurt veya ailelerin bu yasada belirlenen ilkelere uygunluğunu denetlemek, raporlamak.
Gerekçe: 1. Şu anda ülkemizde özellikle 12 yaş üstündeki oğlan çocukların gerekli durumlarda yerleştirilebilecekleri bir yurt bulunmamaktadır. Bu da ergenlik çağına girmiş, şiddet ve cinsel istismar yaşayan oğlan çocukları çocuk hakları çerçevesinde kabul edilemez bir şekilde mağdur etmektedir. Bu yasanın bu mağduriyeti ivedilikle ortadan kaldırması gerekmektedir.
2. Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 23. Maddesinde belirtildiği gibi, “Taraflar, kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere, mağdurlara güvenli barınma imkanı sunmak ve onlara ilişkin önceden önlem almak amacıyla yeterli sayıda, kolay erişilebilir ve uygun sığınma evleri kurmak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Dışardan gerekli uzman desteğin alındığı ancak devlet himayesinde sürdürülebilirliği garanti altına alınmış bir sığınma evinin olmaması durumunda (ki şu andaki durum maalesef böyledir) bu yasanın birçok maddesinin işlevselliği olmayacaktır. Böyle bir sığınma evinin olmaması yukarda belirtilen Sözleşme maddesinin de ihlalidir.

Madde 8
Önerilen Değişiklik: (2) (A) Şiddet veya cinsel sömürü veya istismar mağduru kişiye psikolojik ve hukuksal destek sağlamak ve barınma, geçici maddi yardım, sağlık, adlî yardım gibi hizmetleri sağlamak ve koordine etmek.
Gerekçe: Şiddet ve sömürüye karşı yukardaki destekleri sağlamak devletin görevidir.

Madde 8
Önerilen Değişiklik: (2) (B) Gerekmesi halinde şiddet veya cinsel sömürü veya istismar mağduru kadınların ve çocukların bulundukları yerden uzaklaştırılıp uygun sığınma evi, yurt veya Sosyal Hizmetler Dairesinin uygun göreceği bir aile yanına yerleştirilmesini sağlamak. Yerleştirmenin bir aile yanına yapılması durumunda, çocuk yerleştirilmeden önce o evde yaşayan yetişkinlerin çocuk hakları, şiddet, cinsel istismar ve sömürü üzerine bir farkındalık çalışmasına katılmasını ve bu yasada belirlenen ilkeler çerçevesinde aile uygunluğunun her üç ayda bir denetlenip, raporlanmasını sağlamak.
Gerekçe: Ülkemizde çocukların yerleştirilebilecekleri yuvaların kapasite yetersizliğinden dolayı, korunmaya alınması gereken birçok çocuğun aslında şartları çocuğu korumaya uygun olmayan ailelere teslim edildiği bilinmektedir. Bunun önüne geçilmesi için hem yuva kapasitesinin artırılması, hem ailenin uygunluğunun bu yasada belirlenen ilkeler çerçevesinde belirlenmesi ve takip edilmesi, hem de çocuğu korumaya alacak ailenin konunun uzmanları tarafından gerçekleştirilecek farkındalık ve eğitim çalışmasına katılması gerekmektedir. Bunun olmaması durumunda çocuğun devlet eliyle daha riskli bir ortama yerleştirilmesi söz konusu olabilir.

Madde 9
Önerilen Değişiklik: Bu Yasa kapsamına giren bütün şiddet ve çocuğun cinsel sömürü veya istismarı biçimleriyle ilgili olarak; arayanlara, gizlilik içerisinde veya arayanın kimliğinin gizli kalmasına gereken özeni göstererek danışmanlık yapmak, mağdura hakları konusunda bilgilendirme yapmak ve Sosyal Hizmetler Dairesi ile diğer ilgili kurumlara yönlendirmek üzere ülke çapında, kesintisiz (7/24) çalışan, ücretsiz telefon destek hattı hizmeti sağlayacak bir telefon hattı açılır. Bu hatta çalışacak personel çalışmaya başlamadan önce kadın ve çocuğa yönelik şiddet ve cinsel istismar ve acil destek hatları konusunda bilgi sahibi ve tecrübeli uzmanlar tarafından yoğunlaştırılmış mesleki eğitimden geçirilir.
Gerekçe: Bu konuda insan ve çocuk haklarını gözeterek ve şiddet döngüsünü kırmak için gerekli olan güçlenmeyi sağlayacak şekilde çalışmak özel bir eğitim ve farkındalık gerektirir. Şiddet yaşayan bireylere sunulacak desteğin faydalı olması ve etkilerinin sürekliliğinin sağlanabilmesi için çalışanların bu farkındalık ve eğitim çalışmasından geçmesi şarttır. Acil destek hattında hizmet sunmak da özel bir eğitim gerektirmektedir.

Madde 11
Önerilen Değişiklik: (1) Polis mensupları, şikayet ve ihbar üzerine veya kendisinin öğrendiği veya tanık olduğu bir şiddet veya çocuk istismarı olayı karşısında, resmi tatil gün ve saatlerinde ve gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, koruyucu tedbir kararı verilinceye kadar öncelikle mağduru, yakınlarını ve tanıkları güvence altına alacak ve saldırganı durduracak ve uzaklaştıracak tedbirleri alır. Polis mensupları mağdurla ilk temas anında mağdurun güvenli hissedeceği yalnız bir ortamda Şiddeti ve Çocuk İstismarını Önleme Birimi’nden ilgili uzmanlarla yüzyüze veya telefonla görüşmesini sağlar.
Gerekçe: Aile içinde şiddet yaşayan bireyin haklarından ve devletin sunacağı koruma ve destek hizmetinden haberdar olması şiddeti rapor edebilmesi ve doğru ifade verebilmesi açısından gereklidir.

Madde 14
Önerilen Değişiklik: (2) Cezaların belirlenmesinde ve infaz edilmesinde hiçbir şekilde iyi hal, pişmanlık ve şartlı tahliye gibi cezai indirimler uygulanamaz. Hapis cezaları, para cezasına çevrilemez.
Gerekçe: Şu anda ülkemizdeki cezaevi sistemi ve yeni yürürlüğe konan şartlı tahliye sisteminde rehabilitasyon ve takip konusundaki altyapısal eksikliklerden dolayı bu yasa dahilindeki cezaların infazında şartlı tahliye dahil cezai indirimlerin veya değişikliklerin uygulanmaması şarttır.

Madde 20
Önerilen Değişiklik: (4) İlköğretim ve ortaöğretim müfredatına, çocuk hakları, çocukların cinsel sömürüsü ve istismarı, kadının insan hakları ve kadın erkek eşitliği konusunda eğitime yönelik dersler konulur. Yine bu konularda ebeveynlere yönelik hazırlanacak bilgilendirme broşürleri her sömestr başında ailelere gönderilir. Her okulda her sömestr en az bir kez olmak üzere ebeveynlere ve çocukların velisi durumundaki kişilere yönelik bilgilendirme toplantıları düzenlenir.
Gerekçe: Çocukların müfredat çerçevesinde öğrendikleriyle evdeki tutumların uyuşmaması durumunda ailede çatışmalar artar. Bu sebeple ailenin de paralel olarak bilinçlendirilmesi elzemdir.

Madde 20
Önerilen Değişiklik (eklenecek madde):  (6) Hekimler, hemşireler, psikologlar, psikolojik danışman ve rehberler, öğretmenler, polisler gibi ama bunlarla sınırlı olmayacak şekilde bireylerle direk temas halinde olan bütün meslek gruplarından kişiler, bu yasa kapsamındaki tüm şiddet, ihmal, cinsel sömürü ve istismar belirtileri bulunan tüm durumları Şiddeti ve Çocuk İstismarını Önleme Birimleri’ne ihbar etmek ve raporlamakla yükümlüdür.
Gerekçe: Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismar vakalarında etkili olan güç ve baskı dinamiklerinden dolayı mağdur kişilerin kendi insiyatifleri ile şikayette bulunmalarını beklemek gerçekçi değildir. Devletin kadın ve çocukları koruma görevini yerine getirebilmesi için bireylerle direk temas halinde olan tüm meslek gruplarının bu konuda bilinçlenmesi ve şüpheli durumları ivediyetle ilgilil devlet kurumlarına rapor etmesi gereklidir.

Madde 20
Önerilen Değişiklik (eklenecek madde): Herhangi bir çocuğun hamilelik ve/veya evlilik durumunda eğitim hakkı elinden alınamaz.
Gerekçe: Genel Ortaöğretim Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası (50/1989 sayılı yasa) gereğince düzenlenen Ortaokullar ile Ortaöğretim Kurumları Kayıt-Kabul, Devam-Devamsızlık Tüzüğü’nün 5. Maddesi’ne göre nişanlı veya nikahlı çocukların okula devamları yasaklanmaktadır. Bu madde çocuk haklarının önünde önemli bir engel ve çocuklara yönelik ayrımcılık ve şiddet teşkil eder.





Monday, May 14, 2012

"Burası Neverland"


“burası neverland. olmayan ülke.
burda hayallerden başka hiçbirşey gerçek değil.
ve biz neverland çocuklarıyız.”
- Umay Yilmaz

Ömür Yılmaz - omury.cy@gmail.com

Birçok anlamda böylesine hayali bir ülkenin nasıl becerip de içine ettiğimize şaşırmak mı lazım, yoksa ‘başka ne olabilirdi ki?’ mi demek lazım? Hayatımda karşılaştığım her başarısızlık ve hayal kırıklığında neticede dönüp kendime bakmayı, ‘Ben bu yaşadığımdan kendimle ilgili ne fark edebilirim? Nerde, neden yanlış yaptım?’ demeyi ilke edindiğimden olsa gerek, toplumsal sorunlar mevzu bahis olduğunda da ‘Nerde, nasıl hata yaptık?’ sorusunu soruyorum direk. Biz ne yaptık (veya yapmadık) da bu hale geldi bu memleket, bu toplum? Adaletin, hakkın, hukukun ütopikleştiği, her türlü hak ihlalinin, ayrımcılığın, şiddetin, ırkçılığın meşrulaştığı bir memleket… Kendini sadece mevki, para, akıl ermez lüks tüketim ve gösteriş üzerinden var eden hedonist bir toplum… Nasıl böyle olduk?
Sanırım başlangıç noktası, nasıl becerip de içine ettiğimizi sorgulamak yerine, öğrenilmiş çaresizliğimize ve ‘Ne gücümüz var(dı) ki? Rum/Türkiye/İngiltere/Amerika/AB/dünya bizi bu hale soktu’ bahanesine olanca gücümüzle sarılmak oldu. Savaş sonrası konduğumuz ganimetler ve Türkiye’nin bir yandan kendi ayaklarımız üzerinde durmamızı sağlayabilecek tüm altyapıyı çökertirken bir yandan da gerçek anlamda baş kaldırmamızın önüne geçeceğini hesapladığı (ki geçti de) “besleme” politikaları da işin tuzu biberi oldu. Neticede ‘özgürlüğün en büyük düşmanı mutlu kölelerdir’ sözünü doğrulayan bir toplum olduk çıktık.
Şu anda bu toplumda söz sahibi kitlenin büyük kısmının paylaştığı çok derin ve karanlık sırlar üzerine kuruldu bu devlet. 50 yıldır hala daha yüzleşmediğimiz “faili meçhul” cinayetler, kayıplar, yağmalamalar, bombalamalar, provokasyonlarla dolu Kıbrıs Türk toplumunun tarihi. Farklı dönemlerde farklı “düşman”lara karşı yürütülen “toplumsal varoluş” hareketleri içinde toplumun önemli bir kısmı ortak olmuş bunlara, bazen fiilen bazen sessiz kalarak, sağ da “sol” da.
Hükümet ederken de muhalefet ederken de sürdü gitti bu ortaklık. Muhalefette aslan kesilip, ben “sol”um, değişim için geldim diyenler, hükümette büyük bir itaat örneği gösterip statükonun derinleşmesine el ayak oldular, güç ellerine geçmişken “beslenme” pastasından daha çok pay almaya baktılar. Koltuk elden gidince diyebildiler ancak “elimiz kolumuz bağlıydı.” Aynı noktaya geldik: Mutlu kölenin özgürlük neyine?
Demokrasilerde hakkın, hukukun, adaletin bekçiliğini yapmak gibi hayati bir görevi olan örgütlü sivil toplum da parçası oldu bu adı konmayan ortaklığın. Kimisi siyasi partilerin sözcüsü, icraatçısı, savunucusu oldu; kimisi aklı sıra halkın nabzını çalmaya çalışan uluslararası kurumların, fon kuruluşlarının. “Ben hak savunucusuyum” diyenler, “mücadelem emek sömürüsüyle” diyenler, bir yandan sözde isyan ettikleri işgal sisteminin memurları olmaya devam ettiler, bir yandan da ganimet ve emek sömürüsü üzerine lüks hayatlar inşa ettiler. Emeği en çok sömürülenlerin çocuklarının eğitim, sağlık, güvende olma hakları ellerinden alınıyormuş, onlara ne. Devletin okula gitme hakkını gasp etmediği çocuklar okula aç gelip gidiyormuş, kışta giyecek çorapları/hırkaları yokmuş, hayatlarında doktor görmemişler, sanatta/sporda/akademide dahi olabilecek çocuklar sokaklarda harcanıyormuş, beş kuruş ekmek parası için çalıştırılmak üzere okula gönderilmiyorlarmış… Onlara ne. Bunlar, bazıları çaresizlikten, bazıları içinde yaşadıkları toplumun onlara uyguladığı ayrımcılık ve şiddet yüzünden kendilerini suç ortamları içinde bulacak (belki mağdur, belki fail olarak), toplum olarak risk altına soktuğumuz çocuklar. İlerde ırkçılığımızı meşrulaştırmak, pekiştirmek için kurbanlık keçi olarak kullanacağımız çocuklar.
Hal bu iken; bu toplumun, kemikleşmiş bu sistemden nemalanmamış, bu sisteme suç ortaklığı yapmamıs veya “artık yeter, ben ne yapmışım!” deme noktasına gelmiş bireylerden oluşacak, bağımsız olan ve bağımsız kalacak bir halk hareketine ihtiyacı var. Son yıllarda umut veren birkaç girişim çıktı ortaya. Bir tanesi Özgür Kıbrıs’tı. Bir yandan sistemin değişik kanatlarının uyguladığı önemsizleştirme, kendi içine çekme ve yıpratma politikaları, diğer yandan özgürleşemedikçe bu mutluluğun kalıcı olmadığının geniş kitlelere anlatılamamasıyla bu hareket söndü. Geçtiğimiz ay bir grup bağımsız insanın çocuk ihmal ve istismarına karşı yollara dökülmesi, geçtiğimiz günlerde bir grup sanatçı gencin öncülüğünde bağımsız bir halk oluşumunun kimsenin hakkını ihlal etmeden, yaratıcı eylemlerle Lefkoşa’nın halini protesto etmesi (örgütlü “sol”un tüm yıpratmaya yönelik müdahalelerine rağmen), tabanda kaynamaya başlayan rahatsızlığın ve değişim talebinin göstergeleriydi diye umuyorum.
Ve bir süredir twitter’de oluşmaya başlamış olan, bugün de daha geniş kitlelere açılan “Toparlanıyoruz” hareketi… Tam da acaba ‘Sistem gerçek de ben ve birlikte yürüyebildiğim sayılı birkaç insan mı hayali? Boş yere havanda su mu dövüyoruz?’ diye düşünmeye başlamışken, yeni bir umut ışığı. Sistemin değişik kanatlarından gelen telaş sesleri de umuduma umut kattı. Hade artık, uyanalım! 

Saturday, May 12, 2012

GANİMET KÜLTÜRÜNÜN EVRİMİ: RUM MALLARINI GASPTAN, ENTELLEKTÜEL KAP-KAÇCILIĞA



Umut Özkaleli - uozkalel@gmail.com


Aylardır düşünüyorum. Bir intihal vakasından diğerine, sol çevrelerin bu fikir hırsızlığı meselesine kayıtsızlığı ve sessizliği düşündürüyor beni. Belki, anlamlandırırsak ve irdelersek, kökündeki sebepleri bulursak yüzleşiriz ve ayna tutarız kendimize. Kim bilir zor da olsa bu yüzleşmeyle tutumumuzu değiştiririz ve hırsızlığa olur veren bir insan grubu olmaktan çıkarız.

İntihal, bir kişinin başka bir kişi ya da kişilerin ürettiği fikirleri kaynak göstermeden kendine ait fikirlermiş gibi kullanmasıdır. Yazılı metinde yapıldığında özgün bir fikrin içeriğini kullanmak ya da direk olarak bir başkasının yazdığı cümleleri ve paragrafları kelime kelime alıp kullanmak şeklinde yapılabilir. Yasal olarak tanımlanmış bir suçtur.

İntihal, en basit ifadesi ile entellektüel hırsızlıktır. Birisinin çantasını açıp içinden parasını çalmakla entellektüel olarak birisinin aidiyetinde olan fikirlerini çalmak aynı şekilde hırsızlıktır. Bana göre hırsızlıktan da öte tecavüzdür. Çünkü aslında bir insanın beynine zorla girip aidiyetini ve bütünlüğünü işgal ve ihlal etmektir.

Dergilerin, gazetelerin yayınladıkları yazıları titizlikle gözden geçirmesi, çalıntı yazıların mümkün olduğunca temizlenmesi sorumluluklarıdır. Ancak her zaman bu tip çalıntı yazılar basım aşamasında fark edilememektedir. Bundan yayın organlarının sorumlu olmamasının yolu, tespit edilmiş intihal olaylarını bir an önce deşifre etmek, yayın organının bu tip etik dışı ve mülkiyet haklarını ihlal eden davranışları kınadığını açıklamak, gerçek yazarların ve kamunun bilgilenmesini sağlamak, bunu yaptığı tespit edilen kişilere bir daha sayfalarını açmamak ve en başından intihalle ilgili prensiplerini yazarlarına açık bir dille ifade etmektir. Bunu yapmadıkları taktirde kendileri de intihalin iştirakçileri ve kabul edenleri haline gelmektedir.

Ülkemizde artık sıklıkla rastlanan intihal olaylarında algımız genellikle “yapan kimdir?” “‘bizden’ midir?” “arkadaşımız mıdır?” gibi sorular eksenindedir. Politik olarak karşımızda duran birisi, “bize” ait olmayan bir gazetede ya da dergide yazsa aylarca söyleyeceğimiz, tüm saygınlığını yok etmek için kullanacak bir malzeme olarak göreceğimiz bu durum, “bizden” biri yaparsa hiç duymamazlıktan geldiğimiz, yakalansa bile kişinin herhangi bir bedel ödemediği, saygı ve güven kaybına uğramadığı sıradan bir olaya dönüştürülmekte, kamuya bir zararı olduğu hiç düşünülmemektedir. Birisinin yazısını paragraf paragraf kesmek, kendi dökümanımıza yapıştırmak “yanlışlık” olabilecek bir durum değildir.

Bilinmesi ve üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri, bu konunun ‘bireyler arasında uyuşmazlık ve anlaşmazlık’ meselesi olmadığı, yapana göre fena bir iş olup olmadığı yaklaşımından hareket etmenin toplum olarak da saygınlığımızı zedelediğidir. Söz konusu olan ilişkiler ve arkadaşlıklar değildir. Başkasının maaşını çaldığını bildiğiniz birini arkadaşınız diye korur musunuz? Başkasına tecavüz eden birini arkadaşınız diye gerekli mercilere bildirmez misiniz? Bildirmezseniz siz de bunun parçası olmaz mısınız? Bu konu kamusal bir konudur ve haklarla alakalıdır. Kamusal alanda masum başkalarının hakkı çiğnenmiştir ve bu, yazıların çıktığı künyelerin altına adını atanların kurdukları alan kullanılarak yapılmaktadır. Aslında künye sahiplerinin de, eğer kendileri intihali sorun görüyorlarsa, güveni ve hakları çiğnenmektedir. Ancak görülen odur ki, kendi bünyesinde intihal yapanlara “sahte” ve samimiyetsiz özürler yazdıran ve neredeyse durumu deşifre etmek zorunda kalmaktan ötürü intihalciye özrü bir borç bilen yayın kurullarına baktığımda bu tutumun intihalin ‘meşru olabileceği haller’ olduğu düşüncesinin var olabileceği ihtimalini gündeme getirmektedir. Sanırım bu meşrulaştırma algısından ötürü intihale kayıtsız ve kaygısız kalınabilmektedir.

Bizler bilim insanıysak, sanatçıysak, edebiyatçıysak, fikir üretiyorsak, o fikrin üretilme noktasının nasıl sancılı ve zor olduğunu biliyoruz demektir. Tam da o sebepten üretilen fikirlerin çalınmasının ne vahim, ne büyük hak ihlali olduğunu biliyoruz demektir ve ona sessiz kalmamamız gerekmektedir. Sessiz kalmanın ötesinde bu konunun peşine düşmek, bunun yasal zeminini hazırlayıp cezai yaptırım istemek ve intihalcilere yazım kapısını kapatmak sorumluluğumuzdur ve bu alanda yapabileceğimiz en büyük aktivizimdir.

Bizler ne de olsa bireyin haklarının toplumsal haklarla derin ilintisinin ayırdında solcularız. İşte tam o sebepten beden ve beyin mülküyetinin mersedesler ve havuzlu villalardan çok daha önemli bir mülkiyeti ifade ettiğinin ayırdında hareket etmek zorundayız. Komşumuzun villasına giren hırsızı polise ihbar ettiğimiz gibi yayın organlarımızın içinde de hırsızlara karşı adımlar atmak durumundayız. Bu bilinç bizi ne kadar seversek sevelim çevremizdeki bireylerin kamusal alanda yaptığı hak ihlallerine susmamak, sessiz kalmamak, onay vermemek, ne kadar zor olursa olsun göz ardı etmemek noktasına götürmelidir. Ama Kıbrıslı Türklerin içinde kendi kendinden “entellektüel ve aydın” diye bahseden insanların intihalle ilgili kaygısızlığı bu zorunluluklarla kendilerini yükümlü görmediklerini de ortaya sermektedir. Bu kaygı verici kayıtsızlığın nedenini sorgulamak gerekmektedir.

Etik derslerinin eksikliği çok önemli bir sebep gibi duruyor ilk aşamada. Etikle ilgili düşünmeye sevk edilen her insan “güçlüden mi haklından mı” yana olmanın klişeleşmiş bir sözün ötesinde karşılaşğımız kavramlara nepotizim, bencil, kendicil ve çıkar eksenli yaklaşmanın kabul edilmezliğini görmeye başlar. Davranışı kimin yaptığına göre değerlendirmek değil, davranışın kendisinin prensipte etik dışı olup olmadığı ile karar vermemiz gerektiği konusunda bize yol gösterir.

Ancak toplumsal hayata bakmak için şekillendirilmiş beynim kaçınılmaz olarak beni savaş, ganimet ve maduriyet politikaları ekseninde kendi yetisi olmadığına kendini inandırmış kolektifimize döndürüyor. İntihalciliğin ve bunun kurumsal ve sistemik olarak sessizce meşrulaştırılmasının solun eleştirir gibi yaptığı ama derin bir şekilde içselleştirdiği ganimet ve Rum bireylerin mallarına konmayla yüzleşememesi ile de derin ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Rum insanlara ait malları babamızın-anamızın malı gibi kullanırken, o malları satmamız sayesinde memur maaşıyla havuzlu villa sahibi olabilirken yüzümüz kızarmadı hiç. Kapitalizme çok karşı olduğunu söyleyen solcularımız, ben “sosyalistim” diye ağzını dolduran insanlar bile mülk sahibi olurken Rum bireylerin özel mülklerine ve mülkiyet haklarına aldırmadılar. Türkiye ve Denktaş politikaları dediler adına, o yanlış politikaları kendi inanmadıkları sağın yerleştirdiğini tespit etmenin rahatlığı içinde bu sisteme ne denli entegre olduklarını sorgulamadılar bile. Sorgulayanların önemli bir kısmı da incelerseniz bu sistemden istese de pay alamamış olanlardır. Yani bilinçli şekilde yağmacılık üzerinden bireylerin hakkını gasp etmeyen çok fazla da insan bulamayız bu ülkede. Bulabilseydik bunca mersedes ve BMW olur muydu etrafımızda? Ya da bunca havuzlu villa? Solcular varoluş mitingleri ilk başladığında külüstür arabacıklarla başlayıp, başkaldırıyı iktidara döndürüp o iktidarın sonunda da aile fertlerine cipler alarak bitirebilirler miydi iktidarlarını?

Herkes bu ganimet kültüründen konuşur da solcular bu ganimet kültüründen kendileri nasıl içselleştirilmiş bir sessizleşme geliştirdiklerini, kendi kendini entellektüel ve aydın ilan ederken nasıl beğenmedikleri, horladıkları ve kendilerinden aşağıda gördükleri Türkiye’deki yazarlardan, master öğrencilerinden çalınan fikirleri mesele etmediklerini pek görmezler. Türkiyeli biri Kıbrıslı birinin fikirlerini çalarsa ama seyreyleyeceğiz gümbürtüyü! Mağduriyet politikaları “bizim” tarafımızdan yapılan fikir hırsızlığını bile meşrulaştırır boyuttadır. Bu meşrulaştırmanın solun içine sirayet ettiğinin ortaya çıkması sessizlikle bastırmaya çalışılır.

Başkasının fikirlerini çalanlar dünyanın her yerinde vardır. Biz tek değiliz. Ama çalma işi ortaya çıktıktan sonra hala toplum içinde aynı yerlerde yazabilen, aynı çevrelerde iş bulabilen, aynı çevrelerde kabul görebilen intihalcilerin olduğu toplumlardan biri olma özelliğimiz işleri biraz daha vahim hale getiriyor bizim için. Başka memleketlerde siyasetçi görevinden istifa eder, akademik ünvanı varsa ünvanını kaybeder ve o alanlarda artık çok fazla bir etkinlik gösteremez. Bizde ise kendi ganimetçi ve gasp etmek hakkını mağduriyet politikaları içinde geliştiren solcu ise, yapan kendiyse herkesten çok şaşıran, intihalin yazısında “yapılmış” olduğunu kabul eden bir haldedir. Sanki intihal uzaydan inerek sayfalarımıza karışştır, bizim dahlimiz yoktur bu işle, tıpkı Rum bireylerin malını mülkünü bizim için gasp eden sağ politikacılar gibi. Dahası intihal için özür dilenirken alnın açık, gönlün ferah olduğunu söyleyenlerin özrü kafi geliyor bize, hatta bu açıklamaları intihali önemseyen insanların baskısıyla yapmak zorunda kaldığımız için intihalcilerden özür de dileyebiliyoruz. Tıpkı Rum mallarını sata sata edindiğimiz para, zenginlik, ev ve arabları kullanırken birleşik Kıbrıs ideali için hayatımızı harcadığımıza kendimizi ve başkalarını inandırıken yaptığımız gibi.

Bizim toplum olarak yüzleşmemiz gerken çok şey var. İntihali dert etmek de o yüzleşmelerin sadece bir parçasıdır. “İntihal yaparım ama ben fikri üretmenin ilkelerine hep uyarım, alnım da ak” diyenlere ve onların bu sözünü taraflılık adına, “bizden kötü birşey çıkmaz, biz çok iyiyiz, iyi niyetliyiz, o yüzden susmamız da toleransımızın işaretidir bu yüzden yayınlamaya devam ettiğimizde alnımız ak” diyenlere de alternatif üretecek olan, bu çarpıklığı gören ve dur diyecek olan herkesin çığlık çığğa bağırması gereken birşey var bu ülkede “nerede bu alın ak, olsa olsa bu toplumun itici gücü aydınlar ve entellektüller olarak ar damarları çatlak”.